Saadet Partisi 25 yaşında: Şerafettin Kılıç’dan kuruluş yıl dönümü mesajı
Saadet Partisi Antalya Milletvekili Şerafettin Kılıç, partisinin kuruluşunun 25’nci yılı dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Çeyrek asırdır gücün değil hakkın, çıkarın değil adaletin, ayrışmanın değil kardeşliğin tarafında olduk. Merhum Erbakan Hocamızın bizlere emanet ettiği Millî Görüş davasını; ilk günkü inanç ve kararlılıkla taşımaya devam ediyoruz” dedi.
Bu sadece sıradan bir yıldönümünü kutlamak değil; Biz, 57 yıllık bir davanın, ilkeli siyasetin ve adalet mücadelesinin bugün de dimdik ayakta olduğunu bir kez daha ilan ediyoruz.
Partimiz; dün olduğu gibi bugün de hakkı üstün tutan, adaleti önceleyen ve insanı merkeze alan bir anlayışla yoluna devam etmektedir.
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal tablo, ilkeli siyasete olan ihtiyacı her geçen gün daha da artırmaktadır.
Bunun en somut göstergesi ise milletimizin Saadet Partisine gösterdiği teveccühtür.
Son bir yılda 127 bin 882 yeni üyeyle Saadet Partisi, muhalefet partileri arasında en fazla üye kazanan parti olmuştur.
Bu tablo, milletimizin yeniden dürüst, ahlaklı ve çözüm üreten siyasete yöneldiğinin açık göstergesidir.
Özellikle gençlerimizin partimize gösterdiği ilgi, geleceğe dair umutlarımızı daha da güçlendirmektedir.
Çünkü biliyoruz ki bir ülkeyi değiştiren sadece teknoloji ya da ekonomi değil; inançlı, ahlaklı ve ideal sahibi nesillerdir.
25 yıl geride kaldı.
Şimdi yeni bir dönem başlıyor.
Saadet Partisi büyüyor, güçleniyor ve Türkiye’nin yarınlarına umut olmaya devam ediyor.
Biz inanıyoruz ki bu millet yeniden adalet diyecek, yeniden üretim diyecek, yeniden ahlaklı siyaseti tercih edecektir.
Saadet Partisi 25 yaşında. Heyecanımız ilk günkü gibi diri, umudumuz ilk günkü gibi güçlü.
Değerli Arkadaşlar;
İçinde bulunduğumuz bu haftada aynı zamanda; Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52’nci yıl dönümünü idrak ediyoruz.
Aziz şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyor; Kıbrıs Türk halkının onurlu mücadelesini selamlıyoruz.
20 Temmuz 1974, milletimizin kararlılığının tarihidir. O gün Türkiye, garantörlük hakkını kullanmış, Kıbrıs Türkü’nü katliamdan kurtarmıştır.
Bu tarihî kararın arkasında dönemin Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın sarsılmaz iradesi ve Millî Görüş’ün bağımsız Türkiye anlayışı vardır.
Bu gerçeği görmezden gelenler, tarihin bir bölümünü eksik anlatmaktadır.
Ancak bugün geçmişle övünmek yetmez.
Asıl soru şudur:
52 yılda Kıbrıs davasını nereye taşıdınız?
KKTC bugün hâlâ yalnızca Türkiye tarafından tanınıyor.
Yaklaşık 490 bin nüfusa sahip bir devlet, uluslararası izolasyon altında yaşamaya devam ediyor.
Doğrudan uçuş yok, doğrudan ticaret yok, uluslararası temsilde ilerleme yok.
İktidar her yıl aynı nutukları atıyor; ama dünyada değişen hiçbir şey olmuyor.
Yıllardır “iki devletli çözüm” diyorsunuz.
Peki hangi ülke KKTC’yi tanıdı?
Hangi uluslararası kuruluşta yeni bir kazanım elde edildi?
Hangi ambargo kaldırıldı?
Cevap ne yazık ki ortadadır.
Üstelik son yıllarda Türk dünyasında yaşanan bazı gelişmeler, diplomasi alanında ciddi zaaflar bulunduğunu göstermiştir.
Kardeş dediğimiz ülkeler Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirirken, iktidar bunu sadece seyretmiştir.
Kıbrıs davası hamasetle değil, sonuç alıcı diplomasiyle savunulur.
Merhum Erbakan hocamızın mirası; güçlü devlet, şahsiyetli dış politika ve milli menfaatlerden taviz vermeyen duruştur.
Bugün o vizyona her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Kıbrıs Türkü’nü yalnızca yıldönümlerinde hatırlayan değil, onu dünyaya tanıtacak iradeyi ortaya koyan bir Türkiye’ye ihtiyaç var.
Biz Saadet Partisi olarak Kıbrıs’ı bir seçim malzemesi değil, milli bir dava olarak görüyoruz.
Temennimiz; 20 Temmuz törenlerinde verilen mesajların, artık uluslararası alanda somut sonuçlara dönüşmesidir.
Aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyor, gazilerimize şükranlarımızı sunuyorum.
Değerli Arkadaşlar
Bugün dikkat çekmek istediğim diğer bir konu, Antalya’nın ve Akdeniz’in giderek büyüyen ithal çöp sorunudur.
Buradan çok net ifade ediyorum:
Akdeniz, Avrupa’nın çöplüğü değildir. Antalya da kimsenin çöp deposu değildir.
Son yıllarda başta plastik atıklar olmak üzere ithal atıkların ülkemize girişinde ciddi bir artış yaşanmıştır.
Çevre örgütlerinin raporları, bilim insanlarının uyarıları ve sahadan gelen görüntüler endişe vericidir.
Akdeniz havzasında ve özellikle Antalya çevresinde çevreyi tehdit eden uygulamalar artık görmezden gelinemez.
Bu mesele sadece çevrecilerin meselesi değildir.
Bu mesele; halk sağlığının meselesidir.
Bu mesele; turizmin meselesidir.
Bu mesele; çiftçinin, balıkçının ve çocuklarımızın geleceğinin meselesidir.
Antalya, yılda milyonlarca turisti ağırlayan, tarımıyla, deniziyle ve doğal güzellikleriyle ülkemizin dünyaya açılan penceresidir.
Böyle bir şehrin, kısa vadeli ticari kazançlar uğruna ithal atıklarla anılması kabul edilemez.
İktidara soruyoruz:
Kendi atık yönetimimizi tam anlamıyla çözememişken, neden başka ülkelerin çöplerini kabul ediyoruz?
Avrupa kendi çöpünden kurtulurken, Türkiye neden bu yükü üstleniyor?
Bu nasıl bir çevre politikasıdır?
Bir yandan “çevre” ve “sıfır atık” söylemleriyle övüneceksiniz, diğer yandan başka ülkelerin plastik atıklarına kapılarınızı açacaksınız.
Bunun adı çevrecilik değil, çelişkidir.
Çevreyi korumak, sadece ağaç dikmekle olmaz. Toprağı, suyu ve denizi kirleten politikalara son vermekle olur.
Bizim çağrımız nettir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Antalya ve Akdeniz Bölgesi’ndeki ithal atık iddialarını derhâl ve şeffaf biçimde araştırmalıdır.
Atık işleme tesisleri bağımsız ve etkin şekilde denetlenmelidir.
Çevreyi kirlettiği tespit edilen işletmelere en ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
Ve eğer ithal atık uygulaması denizimizi, toprağımızı ve insan sağlığını tehdit ediyorsa, plastik başta olmak üzere çevre riski oluşturan atıkların ithalatı derhâl yasaklanmalıdır.
Biz bu konunun takipçisi olacağız.
Bu mesele Antalya’nın meselesi olduğu kadar Türkiye’nin de meselesidir.
Akdeniz’i kirletmek; turizmi, tarımı, balıkçılığı ve gelecek nesilleri kirletmektir.
Hiç kimsenin, kısa vadeli ekonomik çıkarlar uğruna Türkiye’yi başka ülkelerin çöp merkezi hâline getirmeye hakkı yoktur.
Bir kez daha ifade ediyoruz:
Akdeniz ortak mirasımızdır. Antalya’nın denizi de toprağı da satılık değildir, kirletilecek bir alan hiç değildir.
Avrupa’nın çöpünü değil, kendi evlatlarımızın geleceğini öncelemek zorundayız.
Değerli Arkadaşlar
Bugün Türkiye’nin en büyük meselelerinden birisi geçim sıkıntısıdır.
Her gün ve her hafta gündem yapmamız gerekiyor. Çünkü artık bıçak, bırakın kemiğe dayanmayı, kemiği de kesiyor.
Milyonlarca emekli ay sonunu getiremiyor.
Milyonlarca asgari ücretli maaşını daha cebine koymadan borçlarını hesaplıyor.
2026 yılı için net asgari ücret 28 bin 75 lira olarak belirlendi. En düşük emekli aylığı ise yapılan son düzenlemeyle 23 bin 552 liraya çıkarılıyor.
Peki bu rakamlar vatandaşın derdine çare oluyor mu?
Hayır.
Çünkü maaşlar artıyor gibi görünse de alım gücü her geçen gün daha fazla düşüyor.
Bugün büyükşehirlerde ortalama bir evin kirası, asgari ücretin önemli bir bölümünü hatta birçok yerde tamamını götürüyor.
Elektrik, doğalgaz, su, ulaşım ve gıda harcamaları eklendiğinde milyonlarca insan maaşıyla değil, borçla yaşamaya çalışıyor.
Emekli, yıllarca bu ülkeye hizmet etti. Bugün ise torununa harçlık vermeyi bırakın, kendi mutfağını dolduramaz hâle geldi.
Bir yandan vatandaşa kaynak yok derken, diğer yandan yapılan bir yanlıştan dolayı Türkiye’yi Irak’a 70 milyar lira tazminat ödemek zorunda bırakıyorlar.
Kaynak yok diyorlar ama her yıl milyarlarca doları faiz lobilerine yediriyorlar.
Asgari ücretli çalışıyor ama yoksul.
Emekli çalışmadan yaşayamıyor.
Gençler ise gelecek kuramıyor.
İktidar her zam açıklamasını “müjde” olarak sunuyor. Oysa vatandaşın beklediği müjde, maaşın değil alım gücünün artmasıdır.
İnsanlarımız yardım kuyruklarında değil, alın teriyle insanca yaşayacak bir gelir seviyesinde olmak istiyor.
Bizim anlayışımıza göre ekonomi; rakamların değil, insanın mutlu olduğu zaman başarılıdır.
Bir ülkede emekli geçinemiyorsa, çalışan yoksullaşıyorsa, gençler umudunu yitiriyorsa; orada ekonomik programlar değil, vatandaşın sofrası konuşulmalıdır.
Saadet Partisi olarak çağrımız nettir.
Emekliyi enflasyona ezdiren değil, refahtan pay veren bir anlayış benimsenmelidir.
Asgari ücret, açlık sınırının değil, insanca yaşamın ölçüsü olmalıdır.
Çünkü güçlü devlet; vatandaşını geçim derdiyle baş başa bırakan değil, ona güven veren devlettir.
Güçlü devlet, vatandaşının derdiyle dertlenen, gelirin toplumun tamamına adil dağılımını sağlayabilen devlettir.
Bu düşüncelerle; adil ve güçlü Türkiye’nin kurulacağı günlere buluşmak dileğiyle basın toplantımızı nihayete erdiriyorum.
Siz değerli basın mensuplarımızı ve aziz milletimiz saygıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olunuz.
