Nazım Aktaç: Siyaset ve Vicdan!
Güzel bir sözle başlamak istiyorum. Bir imam der ki:
“Ey müminler! Yaşadığınız hayatı öyle güzel yaşayın ki, musalla taşına konulduğunuzda ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ diye sorulduğunda, insanlar ‘İyi bilirdik,’ diyebilsin. Bu sözü söylerken kimse yutkunmasın, kimse yalan söylemek zorunda kalmasın.”
İşte bu ölçüyü siyasete de uygulayacak olursak, son dönemde dikkat çeken bazı gelişmeler üzerinde durmak gerekiyor.
Biri siyasi partinin genel başkanının kamuoyunun beklenti ve taleplerini destekleyen açıklamalar yaptığına şahit olmuştuk, zaman aralıklarında da oluyoruz.
Son derece önemli olan, ancak aynı beklentilerin karşılanması ve kanunlaşması amacıyla TBMM’ye sunulan kanun teklifleri oylamaya geldiğinde; partinin milletvekillerinin “ya ret oyu kullandıkları ya da oylamaya katılmayarak” farklı bir tutum sergiledikleri görülüyor.
Oysa genel başkan, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda bu taleplerin karşılanması gerektiğini ifade ediyor ve olumlu mesajlar veriyor. Buna rağmen grubun farklı yönde hareket etmesi, ister istemez şu soruları akıllara getiriyor:
Acaba burada “iyi polis-kötü polis” stratejisi mi uygulanıyor?
Yoksa kamuoyuna verilen mesaj ile Meclis’teki siyasi tavır arasında bilinçli bir görev paylaşımı mı bulunuyor?
Ya da ileride oluşabilecek eleştiriler karşısında, “Biz istedik ama büyük ortağımızın kararları belirleyici oldu,” denilerek siyasi sorumluluktan sıyrılmanın zemini mi hazırlanıyor?
Çünkü her olumlu adım umut doğurur.
Her yerine getirilen vaat güveni artırır.
Her vicdani karar ise siyasetin itibarını güçlendirir.
Tam da bu noktada şu soruları sormak gerekmez mi?
Bahsettiğimiz siyasi lider kimdir? Tanıyor olabilir misiniz?
Neden yaptığı açıklamalar ile partisinin Meclis’teki tutumu çoğu zaman örtüşmemektedir?
Liderin sözleri neden her defasında havada kalmaktadır?
Yoksa bütün bunlar önceden planlanmış bir siyasi stratejinin parçası mıdır?
Belki de bir taktik…
Ancak hangi isim verilirse verilsin; işin temelinde güven vardır, “umut” vardır ve her şeyden önemlisi “vicdan” vardır.
Şimdi hafızalarımızı biraz geriye götürelim ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran bazı beklentileri bir kez daha hatırlayalım mı?
Emeklilerin maaşlarının artırılmasına ilişkin kanun teklifi Meclis gündemine geldiğinde; kamuoyunda bu düzenlemeye olumlu yaklaştığını ifade eden siyasi parti hangisiydi?
Peki, aynı partinin TBMM grubu neden ret oyu kullandı?
Oysaki geniş emekli kitleleri büyük bir beklenti içindeydi. Liderin açıklamaları ile grubun tavrı neden birbirinden farklıydı?
Sadece bu da değil…
Hayvanları Koruma Kanunu Teklifi görüşülürken de benzer bir tablo ortaya çıktı. Kamuoyunun yakından takip ettiği bu süreçte, çok sayıda milletvekilinin oylamaya katılmaması yine dikkatlerden kaçmadı.
Daha da önemlisi…
Kısa bir süre önce grup toplantısında bizzat genel başkan tarafından yapılan çağrıya rağmen, parti grubunun neden aynı kararlılığı göstermediği de cevap bekleyen sorular arasında yer aldı.
Aynı durum, askerî hastanelerin yeniden açılmasına ilişkin talepler konusunda da yaşandı.
Daha öncesine bakılır ise, “Ahmetler Göreve …”
Öyleyse sormak gerekiyor:
Siyasi partilerde esas belirleyici olan genel başkanın iradesi midir?
Yoksa Meclis grubunun ortaya koyduğu fiili tutum mudur?
Eğer liderin çağrıları kendi grubunda dahi karşılık bulmuyorsa, bunun siyasi sorumluluğu kime aittir?
Ortada bir sorun mu var?
Büyük ittifakın en büyük bileşen paydaşlarından biri olan siyasi hareketin talepleri ve kanun teklifleri lider düzeyinde kabul görüp, hemfikir olunarak ortak iradede buluşulurken; her ne hikmetse meclis çatısı altında “ret” cevabı alıyor.
Ortaya çıkan sonuç ise “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” metaforunu doğuruyor.
Artık bu ve buna benzer fiili soruların cevapları siyasetçilerde değil, sandıkta iradesini ortaya koyan millette olacaktır.
Günün birinde sizler de musallaya konulduğunuzda; “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna, “İyi bilirdik,” cevabını verenlerden olmak için, kararlarınızda vicdanınızın sesini sakın unutmayın.
Daha geç kalmış değilseniz …
